Japonya hakkında genel gezi notlarım ile Osaka ve Kyoto'dan sonra sıra geldi macera dolu Tokyo'ya :)
Kyoto'dan, Tokyo'ya hızlı tren Shinkansen ile 2 saat, 15 dakikada ulaştık. Konforlu ve hızlı bir yolculuktu. Hava sisli olduğu için Fuji Dağı'nı görme şansımız olmadı.
Japonya'nın her şehrine ayak basışımız ayrı bir heyecandı bizim için. Ancak belki de en büyük ve en eğlenceli şehir olduğu için Tokyo'ya karşı heyecanımız biraz daha fazlaydı.
Tokyo'da konaklama kısmı diğer şehirlere göre oldukça maliyetli. 5 gece kalacağımız için otel yerine bir ev tutmayı tercih ettik. Kaldığımız ev, We Guest House isimli bir apartmanın giriş katındaki dairesiydi. Konum olarak oldukça iyiydi. Shinjuku'nun merkezi noktalarına yaklaşık 15 dakikada, metro istasyonlarına ise 5-10 dakikalık yürüyüşle ulaşabiliyorduk. Konfor açısından ise beklentilerimizi tam olarak karşılamadı. Önceki otellerden sonra biraz hayal kırıklığı yaşadık diyebilirim. Yine de temiz olması, sessiz bir sokakta bulunması ve merkezi konumu sayesinde tercih edilebilir.
Shinjuku, hem konakladığımız bölge olduğu için hem de her daim kıpır kıpır, kalabalığına rağmen bunaltmayan enerjisiyle, farklı günlerde sık sık uğradığımız semtlerden biri oldu. Dünyanın en yoğun ve en büyük tren istasyonlarından biri olarak kabul edilen Shinjuku İstasyonu da burada yer alıyor. Gerçekten istasyon o kadar büyük ki, bir gün sadece çıkışı bulabilmek için 5 dakika boyunca dolaştık :)
Üç boyutlu kedili reklam panosu bölgenin dikkat çekici noktalarındandı. Oradan her geçişimizde turist kalabalığı ile birlikte biraz durup ekranı izledik :)
Bir diğer ilgi çekici nokta ise Hotel Gracery'nin tepesindeki dev Godzilla kafasıyla ünlü Kabukicho bölgesi. Neon ışıklarla bezeli rengarenk sokakları, kalabalığı ve hareketli atmosferiyle Tokyo'nun en farklı köşelerinden biri. Ancak burası gece hayatıyla ünlü olduğu için özellikle geç saatlerde biraz dikkatli olmakta fayda var.
Omoide Yokocho ise küçük dükkanlarla dolu, dar bir Japon lezzetleri sokağı. Buradaki mekanları yalnızca 4-5 kişinin sığabileceği mini ocakbaşı restoranlar olarak tanımlayabilirim. Rastgele girdiğimiz bir tanesinde yediğimiz her şey çok lezzetliydi. Özellikle tavuk şişe benzeyen yakitori burada en çok tercih edilen yemeklerden biri. Yalnız neredeyse her yemeğe soya sosu eklemeye bayılıyorlar; sevmeyen varsa baştan uyarmasında fayda var :)
Bu güzel şehri bir gökdelenenin tepesinden görmek için en iyi seçeneklerden biri Tokyo Metropolitan Hükümet Binası. Manzaranın tadını çıkarmak için binanın yaklaşık 202 metre yükseklikteki 45. katında bulunan gözlem katına çıkıyorsunuz. Üstelik giriş ücretsiz ve akşam saatlerine kadar ziyaret edebiliyorsunuz.
Sıra geldi Tokyo'nun kalbi Shibuya'ya. Shinjuku gibi burası da gökdelenlerin, neon ışıkların, oyun merkezlerinin ve çeşit çeşit dükkanların semti. Ancak burayı farklı kılan şey, Shibuya Crossing olarak geçen bir sürü yaya geçidinin kesiştiği meşhur büyük cadde. Biz de tüm turistler gibi yeşil ışık yanar yanmaz karşıya koşmaya başladık, hem de sabah, akşam farklı saatlerde defalarca :) O kalabalığın içindeyken işte şu an Japonya'dayım hissini yaşamamak mümkün değil. Bir de bu kadar basit bir aktivitede bu kadar eğlenmek gerçekten bir şans :) Binlerce insanın karşıdan karşıya geçmesini izlemek için ise en keyifli mekan sokağın başında bulunan Starbucks.
Shibuya'nın hareketli atmosferine katkıda bulunan bir diğer detay ise Tokyo Drift filminden fırlamış gibi görünen lüks spor otomobiller ve eğlenceli kostümler giymiş sürücüleri ile sokaklarda turlayan go-kartlardı.
Hemen hemen herkesin ya kitabını okuduğu ya da filmini izlediği, sahibini yıllarca aynı istasyon girişinde bekleyen sadık köpek Hachiko'nun heykeli de burada bulunuyor.
Shibuya Scramble Square ise meydanın hemen yanında bulunan bir alışveriş merkezi. Özellikle giriş katındaki birbirinden ilginç tatlı ve hediyelik standları oldukça dikkat çekici. Hemen hemen hepsinde tadım yapıp şeker komasına girmek ise tamamen serbest :)
Shibuya'ya yürüme mesafesinde yer alan Harajuku ise Tokyo'nun en renkli ve en sıra dışı semtlerinden biri. Özellikle Takeshita Caddesi, rengarenk mağazaları, hediyelikçileri ve enerjik atmosferiyle dikkat çekiyor. Anime karakterleri gibi giyinen gençlerin en marjinallerini burada görüyorsunuz. İlginç kostümleri, platform ayakkabıları ve diğer aksesuarları da buradaki dükkanlarda bulunuyor.
Harajuku ile Shibuya arasında bulunan Cat Street ise butik mağazaların, kafelerin ve tasarım mağazaların bulunduğu daha sakin bir sokak.
Son olarak Omotesando, lüks alışveriş markalarının bulunduğu, bölgenin ağaçlarla çevrili geniş caddesi. Adeta Ginza'nın küçüğü.
Harajuku'nun bu renkli ve hareketli dünyasının hemen yanı başındaki sessiz ve huzurlu ortam için rotamızı Meiji Tapınağı'na çevirdik. Aslında bu tapınak oldukça sade ve gösterişsiz. Ancak burayı özel kılan şey, ormanın içindeki yürüyüş yolunu tamamlamadan tapınağa ulaşamıyor olmanız. İlginç olan kısım ise ormanın büyük bölümünün doğal olmaması. Yani, Japonya'nın farklı bölgelerinden getirilen yaklaşık 100 bin ağaçla oluşturulmuş yapay bir orman olması. Tapınak yolundaki dev torii kapıları ve bağış yapan firmaların gönderdiği sıra sıra dizili sake fıçıları da buraya renk katıyor.
Sakura dönemindeki fotoğraflarına kanıp gittiğimiz Nakameguro ise tam bir hayal kırıklığı oldu :) O dönemde nehrin kenarındaki yürüyüş yolu çiçeklerle süsleniyormuş. Biz gittiğimizde ise ne bir çiçeğe, ne de sokakta yürüyen bir insana rastladık :) Neyse ki oraya yakın mesafedeki Daikanyama'ya gidip tatlı kafelerinden birinde oturduk da kendi kendimizin gönlünü aldık :)
Daikanyama, orijinal Japon ürünleri bulabileceğiniz butik mağazaları, şirin kafeleri ve yürümesi keyifli dar sokakları ile Tokyo'nun Cihangir şubesi gibi.
Ginza; lüks mağazaların ve arabaların, geniş caddelerin, şık restoranların semti. Tamamen alışveriş odaklı bir bölge yapmayı başarmış resmen bu Japonlar :) Neyse ki herkese hitap eden bir mağaza var (canımız Uniqlo). Dünyaca ünlü markaların tasarım binaları, sıra dışı şekillerde süslenmiş vitrinleri bile görülmeye değer. Hafta sonu ana cadde trafiğe kapatılıyor ve yolun ortasına konulan sandalyelere oturabiliyorsunuz, tabi yer bulabilirseniz :)
Ginza crossing de Shibuya'daki kadar olmasa da oldukça popüler. Ginza'yı şöyle özetleyebilirim; lüks yaşama özendiren semt :)
Sıra geldi girişinde yer alan dev feneriyle tüm hediyelikçilere ilham olan Senso-ji Tapınağı'na. Tokyo'nun en eski ve en ünlü tapınaklarından biri olan Senso-ji Tapınağı, Asakusa bölgesinde yer alıyor. Tapınağa giden yol, Kaminarimon isimli dev fenerli kapıyla başlıyor. Ardından hediyelik eşya dükkanları ve geleneksel Japon atıştırmalıkları satan tezgahlarla dolu Nakamise Caddesi ile devam ediyor. Bu hareketli caddenin sonunda ise kırmızı renkleriyle dikkat çeken ana tapınak binasına ulaşıyorsunuz. Burada bulunan dev tütsü kazanından çıkan dumanları, hemen hemen tüm turistler gibi üzerinize doğru çekmeye çalışıyorsunuz :) Bunun, sağlık ve şans getirdiğine inanılıyormuş.
Ana tapınağın içi ise neredeyse tamamen altın kaplı ve oldukça gösterişli. Senso-ji'nin içinde ana tapınağın yanında küçük tapınaklar da mevcut.
Daha önce farklı tapınaklarda da gördüğümüz omikuji adı verilen Japon falı en çok burada iş yapıyor :) Küçük bir ücret karşılığında çektiğiniz çubukta yer alan numaranın olduğu kağıdı alıyorsunuz. Eğer kağıtta olumlu bir şey yazarsa alıp eve götürüyorsunuz. Olumsuz bir yorum çıkarsa kağıdı tapınakta bulunan tellere bağlıyorsunuz ki kötü şans sizinle gelmesin :)
Tokyo'daki bir başka durağımız elektronik dükkanları, oyun salonları ve rengarenk reklam panolarıyla dikkat çeken Akihabara oldu. Özellikle oyun ve teknoloji meraklıları için burası tam bir cennet. Figür dükkanları ve ikinci el mağazalar da oldukça fazla.
Paris'teki Eyfel Kulesi kadar popüler olmasa da Tokyo'da hatırı sayılır ziyaretçisi olan Tokyo Tower ise Minato bölgesinde bulunuyor. Kırmızı-beyaz renkleriyle bölgenin birçok noktasından dikkat çekiyor. Bugüne kadar yeterince kuleye çıktığımızı düşündüğümüz için buraya çıkmayı tercih etmedik :) Zaten en keyifli kısmı, bulunduğu parkta bir banka oturup kuleyi çevresinden izlemekti. Hemen yanı başındaki Zojo-ji Tapınağı ile o kadar yakınlar ki, iki farklı dünyayı tek karede yakalama şansınız oluyor. Zojo-ji de yine huzurlu ve sakin bir ortamda yer alan, oldukça sade bir tapınak. Bahçesinde ise sıra sıra dizilmiş yüzlerce küçük çocuk heykeli bulunuyor. Budist inancına göre, örgü bereler, rüzgar gülleri ve çiçeklerle süslenen bu heykellerin, çocukların ruhlarını koruduğuna inanılıyormuş.
Tokyo'daki son durağımız bir dijital sanat müzesi olan TeamLab Planets oldu. Burası teknolojiyi sanatla buluşturan interaktif bir müze. Biz biletlerimizi birkaç hafta önceden, akşam seansına aldık. Daha önce gördüğümüz dijital sanat müzelerinden farklı olarak, girişte ayakkabılarınızı çıkarıyorsunuz ve bazı bölümlerde suyun içinde yürüyerek ilerliyorsunuz. Aynalar, ışıklar, yansımalar ve hareket eden dijital görseller resmen şov yapıyor. Tam "bitti, çıkıyoruz" diyorsunuz, bir bakıyorsunuz başka bir bölüm daha karşınıza çıkıyor. Sanırım yaklaşık iki saat boyunca içeride kaldık ve çok keyifli vakit geçirdik.
Tokyo'da yemek için önerebileceğim ilk yer, daha önce de bahsettiğim Omoide Yokocho isimli sokaktaki restoranlar. Gittiğimiz yerin adını hatırlamıyorum ama hepsi birbirine benziyor zaten :)
De Salita, Shibuya'nın göbeğinde bulunan hem şık hem de yemekleri lezzetli bir İtalyan restoranı, rezervasyonsuz yer bulmak biraz zor.
Tokyo'nun farklı noktalarında şubeleri bulunan The City Bakery ise hem hamur işlerinde hem de kahvede oldukça başarılı. Özellikle Daikanyama'daki şubesi, sokağa bakan açık oturma alanlarıyla çok keyifliydi.
Akihabara'daki Pizzeria & Bar Nohga da çok memnun kaldığımız bir başka restorandı.
Son İtalyan restoranı önerim ise İstanbul'da da gidip sevdiğimiz Eataly. Ginza'da bir alışveriş merkezinin içinde bulunan şubesiyle, uzun bir gezinin ardından güvenli limanlardan biri oldu :)
Japonya'ya giden çoğu kişinin neden "tekrar gitmek istiyorum" dediğini gayet iyi anladığımız bu tecrübe bize çok şey kattı. Döndüğümüzden beri dilimizden düşürmüyoruz ve tekrar gitmeyi hayal ediyoruz. Belki bir gün, neden olmasın :)